|
|
maviADA "her şey insanla güzel,her şey insan için." |
|
TÜKENİŞ |
güldem şahan |
||||
| sayı 1 NİSAN 2008 | |||||
|
Pencerenin önüne çektiği tahta bir iskemlenin üstünde iğreti oturuyordu. Her an ansızın kalkması gerekecekmiş gibi tedirgindi. Sık sık dönüp kanepede uyumakta olan adama bakıyordu. Sonra yüzünü yeniden sokağa çeviriyor, gözlerini bir noktaya dikiyor, dalıp gidiyordu. Adam yattığı yerde kıpırdandı, kadın yerinden fırlayıp kanepeye yaklaştı. Eğilip nefesini dinledi. Terli alnına düşmüş kır saçlarını usulca okşadı. Belli belirsiz bir bulut geldi geçti yorgun gözbebeklerinden. Acımakla sevmek arasında bir gitti, bir geldi yüreğindeki sarkaç. Gözlerinin altındaki morluklar belirginleşti. Adam uyuyordu. Mutfağa girdi. Akşam yemeği için hazırladığı sebze çorbasını süzgeçten geçirdi. “Ozan bebekken yapardım bu çorbayı” diye düşündü. Yaşama sevinciyle ölüm telaşı arasındaki ince çizginin tam ortasında durdu. Çorba hazırdı. Etrafına bakındı, yapacak iş arar gibiydi. Saate baktı. Akşam olmak üzereydi. Mutfaktan çıktı, pencerenin hemen önündeki iskemleye oturmadan önce bir kez daha dönüp baktı Enis’e. Bebekler gibi uyuyordu. Durakladı. “Bebek gibi…” diye tekrarladı içinden. “Gibi değil, bebek” dedi yüksek sesle. Sesi içini dondurdu, tepeden tırnağa ürperdi. Uzun boylu, kır saçlı, orta yaşlarda bir adamdı o. Yüzündeki bu anlamsız duruluk ona hiç mi hiç yakışmıyordu. Hayır! asla yakışmıyordu. Enis’in yüzündeki bu zamansız saflığı silip atmak istiyordu. Eliyle yüzünü sıvazlasa, ya da ıslak mendille silse bir iyice? İstemsiz bir adım attı ona doğru. Birden durdu, öyle kıpırtısız kaldı birkaç saniye. Giderek kendisini rahatsız eden bu düşünceyi kafasından uzaklaştırmak için bakışlarını kaçırdı, arkasını dönüp iskemleye oturdu. Sokağa dikti gözlerini, yüzü taş bir heykel gibi kıpırtısız kaldı. Gün batıyordu. Evin önündeki akasyanın dallarına konmuş bir saka kuşu günbatımına karşı şakıyıp duruyordu. Akşamın alacakaranlığı yorgun bedenini usul usul teslim alıyordu. Gözkapakları ağırlaşmıştı. Gözleri yavaş yavaş kapandı. Tedirgin bir uyuşukluk kapladı beynini. Yer gök gürlüyordu. Dünya dev bir ahtapotun kollarında beşik gibi sallanıyordu. Çığlık çığlığa Enis’in üstüne atıldı. Enis soluğu kesilmişçesine sordu; “Ozan nerede?” Ozan mı? “Ozan! Ozan!” diye bağırarak yataktan fırladı. Ahtapotun kollarına yakalandı. Yerde yuvarlanıyor, kalkmak istedikçe sağa sola savruluyordu. Eşyalar yerlere düşüyor, camlar kırılıyor, dolaplar devriliyor, duvarlar çatlıyordu. Sürünerek odadan çıkmaya çalışırken duvarlar eğildi, büküldü, kendi çevresinde döndü ve durdu. Ahtapotun kolları geri çekildi. Yer ve gök sustu, evren suspus oldu. Karanlıkta el yordamıyla odadan çıkıp Ozan’ı aldılar. Birbirlerine tutunarak, sarılarak, ellerini kollarını çekiştirerek, koşarak indiler merdivenlerden. Bir korku filminin orta yerine düşmüşlerdi. Şehir karanlık bir toz bulutu içindeydi. Uzaklarda karanlığın içinden yükselen alevler giderek büyüyor, kızıl bir aydınlık gökyüzüne yayılıyordu. Kumdan şatolar gibi çökmüş binalar, enkaz yığınları altında kalmış arabalar arasında yürüyorlardı. Yer aralıksız sallanıyordu ayaklarının altında. Ara sıra yoldan geçen arabaların farları sokağı aydınlatıyor, yol kenarlarına çökmüş kalmış insanların büyümüş gözbebeklerine yansıyordu. İrkilerek gözlerini açtı. İki eliyle iskemlenin kenarlarına tutundu. Yer ayağının altında kayıyor sandı. Bütün bedeni titriyor, kalbi deli gibi atıyordu. Nerede olduğunu algılayamadı bir süre. Etrafına bakındı. İşte Enis oradaydı, uyuyordu. Derin bir iç geçirdi, sakinleşmek için derin derin soluk alıp verdi. Gözlerinde birikmiş yaşları sildi. Enis’in yanına gitti, yere çöktü. Kanepeden sarkan kolunun altına girdi. Göğsüne doğru sığındı. On sekiz sene bu kolların arasına sığınmıştı hep. Korktuğu zaman, üzüldüğü zaman, ya da sadece sevilmek istediği zaman koşup bu güçlü kolların arasına atmıştı kendini. Enis kıpırdandı. Özden biraz daha sokuldu kocasına. Başını kaldırdı. Dudaklarına doğru yaklaştı, öptü. Enis uyandı. Öyle bakıyordu yüzüne, yalnızca bakıyordu. Bir tek kıpırtı, bir anlam kırıntısı…hiç ama hiçbir şey yoktu bu gözlerde. Yalnızca bakıyordu. Özden onu öpmekle korunmasız birine tecavüz etmiş gibi hissetti kendini birden. Midesi bulandı. Enis’in kolunun altından çıktı ve hızla mutfağa girdi. Hava kararmıştı. Bütün ışıkları yaktı. Hala kendini kötü hissediyordu. Neden böyle hissettiğini irdelemiyordu. Bir yararı yoktu sorgulamaların artık. Yalnızca ne hissettiği önemliydi. Yüreğini ince ince kıyan acıma duygusunu, onu öptüğü için duyduğu suçluluğu, onu hala sevip sevmediği konusundaki kuşkularını, alıp başını kaçma isteğini, gece yatarken tüpü açık bırakıp birlikte ölmek hayallerini kafasından çıkarıp atmanın bir yolu olmalıydı. Bir süre düşüncelerini ertelemeyi öğrenmişti ama her geçen gün ve gece daha güçlenerek geri dönüşlerini engelleyemiyordu. Raftan bir sigara aldı, yaktı ve mutfak masasına oturdu. Nedense içeri gitmek istemiyordu. Enis’i görmek istemediğini fark etti birden. Henüz alt etmeyi başaramadığı suçluluk duygusu yeniden çörekleniverdi yüreğine. “Of! be” dedi yüksek sesle. “Offff! bee!” diye bağırdı sonra. Yılgın bir yavaşlıkla çorba kasesini doldurdu. Ekmek, kaşık, su koydu bir tepsiye ve Enis’in yanına gitti. Elinden tutup kaldırdı, sırtını minderle destekleyip oturur duruma getirdi. Artık ilk aylardaki kadar kötü değildi Enis’in durumu. Refleksleri çalışıyor, destek verilince oturuyor hatta yürüyebiliyordu. Zor bir süreçti tüm yaşadıkları. Doktordan doktora, hastaneden hastaneye koşarak, akla gelebilecek her yola başvurarak, sevgiyle, umutla bu aşamaya gelmişlerdi. Felçli olan bölgeler yavaş yavaş açılmış, refleksler güçlenmişti. Anlamsız sesler de çıkarmaya başlamıştı bir süredir. Bebekler gibi! Yakında konuşacak diye umutlanıyordu Özden. Doktor beyindeki kara lekeyi silemedikleri sürece fazla umuda kapılmamasını söylemesine rağmen… “Umut biterse bir gün ben de biteceğim” diyordu. “Beyindeki hasarın tümüyle onarılması mümkün değil. Bilincin ne ölçüde açılacağını bilemiyoruz. Bazı beceriler edinecek, sözcükler öğrenecektir mutlaka ancak üç yaş çocuğu sınırlarında tıkanacağız büyük olasılıkla” diyordu doktorlar. Ozan’ın üç yaşında neler yaptığını hatırlamaya çalıştı. Konuşuyor muydu? Ah! evet, evet konuşuyordu tabii hem de ne çok konuşuyordu. Konuşuyor, gülüyor, her şeyi anlıyordu! Yanına oturdu. Kaşığı zorla eline verdi. Enis kaşığı sıkı sıkı tuttu, baktı, eli kucağında durdu. “Haydi, yemeğini ye!” dedi Özden. Kendisi yesin diye bekledi biraz, sonra giderek öfkelendiğini hissetti. Önce ayağıyla yerde tempo tutmaya başladı sonra yemek yememek için inat eden çocuğuna sinirlenen bir annenin sabırsız tavrıyla kaşığı elinden çekti, yedirmeye başladı çorbayı. Bir an yüzüne bakacak oldu; o duru, saf ve çaresiz bakışları gördü. Gözlerini kaçırdı, içi ince ince ezildi, sert tavırları yumuşadı. Konuşmaya başladı. “Haydi sevgilim! biraz gayret et. Öğrenmelisin, hatırlamalısın. Seni çok özledim. Bu sen değilsin. Geçecek sevgilim, geçecek, eminim. Lütfen, lütfen yardım et bana. ‘Özden, sevgilim, gel yanıma, sarıl bana’ de! Haydi söyle, ne olur” Enis’in yüzüne yalvarırcasına baktı; ne bir ses, ne bir kıpırtı. Bakıyordu, yalnızca bakıyordu. Taş bebeklerin baktığı gibi. Taş gibi! Bebek gibi! Taş bebek gibi! Özden birden öfkelendi yine, “Bakma bana, böyle aptal aptal bakıp durma yüzüme” diye bağırdı. Kendi sesinden, söylediklerinden utandı. “Ah! sevgilim, canım benim. Nasıl bağırabiliyorum sana? Ne kalpsiz bir kadın oldum ben böyle. Ne olur affet beni!” diye gönlünü almak istedi. Ne bir ses, ne bir kıpırtı. Mutfağa sığındı yeniden. Bulaşıkları yıkadı, yıkadı, duruladı, tekrar yıkadı, duruladı, yıkadı, duruladı. Sularla oynamak gergin sinirlerini yatıştırıyordu.İşi bittiğinde biraz sakinleşmiş, durulmuştu. İçi soğumuştu soğumasına; ama şimdi de yoğun bir acıma duygusu canını acıtıyordu. “Bir daha asla ona karşı sesini yükseltmeyeceksin, sabırlı olacaksın, sevgiyle hep sevgiyle düzelebilir ancak!” diye kendi kendine konuştu. Söylediklerine inanıyor muydu? Emin değildi. Belki bu yüzden; kendini inandırmak için bıkmadan usanmadan yineliyordu bu sözleri. Çayın altını yaktı. Salona girdi, Enis’in yanına oturdu. Televizyonu açtı. Bir magazin programı aradı, buldu. Enis’in elini avucunun içine aldı. “Canım, bak bu kadını pek beğenirdin sen. Ne kadar zayıflamış, değil mi? Ben de çok kilo aldım bu aralar. Rejime başlamam gerek. Neyse sen iyileşince birlikte yürüyüşlere çıkarız eskisi gibi. Sen de kilo aldın. Eee! yiyip içip yatıyorsun ama!” Kalktı, çay getirmek için mutfağa doğru yürürken Enis’in bakışlarını üstünde hissetti. Aniden döndü, evet gerçekten onu izliyordu. Gülümsedi, Enis’in dudakları hafifçe kıpırdandı, sonra durdu, yüzündeki tüm mimikler silinip yok oldu. Bakıyordu yine, taş bebek gözleriyle. İki fincan çayla döndü Özden. Sehpayı önlerine çekti. Çayları koydu sehpaya. Enis’in yanına oturdu. “Enis!” dedi “Ozan bu ay gelemeyecekmiş. Dersler çok yoğunmuş, ancak finallerden sonra gelebileceğini söylüyor” Çaya uzandı. Enis’in eline tutuşturdu fincanı. Eliyle fincanı ağzına kadar götürmesine yardım etti. İlk yudumdan sonra kendisi içmeye devam eder diye umuyordu, bekledi. İçiyordu işte. Özden çayın dökülmesini göze aldı. Yardım etmeyecekti. Etmedi. Kendi fincanını aldı. Doğal davranmaya çalışarak kaldığı yerden devam etti. “Hani… oğlumuz Ozan. Hatırlıyorsun, değil mi? Lütfen yaa, lütfen hatırla artık. Hiç değilse başını salla, elini salla, bir şey yap. Pekala! Enis Şahinoğlu, beni hatırlıyor musun bari? Özden! Özden! Özden! Sana bir şeyler anımsatıyor olsa gerek. Kim olduğumu hatırlasan yeter…gerisini boşver! Nasıl tanıştığımızı, aşkımızı, sevişmelerimizi unutsan da olur...Adın Enis, soyadın Şahinoğlu, elektrik mühendisi olarak Akfa’da çalışıyorsun, yaşın kırk beş. Benim adım Özden Şahinoğlu, yaşım kırk, sınıf öğretmeniyim ama sayende ev hanımlığı yapıyorum yıllardır. Başka bir becerim yok yani. Yıka, ütüle, temizle ve pişir. Of be, yüreğim daralıyor. Bunları hatırlasan ne olacak sanki, boş ver! Unut gitsin. Sahi, nasıl unutabildin herşeyi böyle? Nasıl silip attın belleğinden bunca yaşanmışı? Bana da öğret!” Günde onlarca kez tekrarlıyordu aynı şeyleri. Doktor önermişti bunu. “Sürekli konuşun onunla” demişti. “Kim olduğunu, kim olduğunuzu anlatın. İşe yarayacaktır” Mutfaktan bir sigara aldı, yaktı, balkona çıktı. Yazın ilk günleriydi. Geceler balkonda oturacak kadar ısınmamıştı henüz. Balkon parmaklıklarına dayandı. Derin bir nefes çekti sigaradan. Son günlerde gergin ve sinirliydi. Enis’le uğraştığı kadar kendiyle de uğraşır olmuştu. Umutlarının tükendiğini hissediyordu. Sigaradan son nefesi çekti. Üşümüştü, içeri girdi. Kitaplıktan eski bir albüm aldı geldi, Enis’in yanına oturdu. Albüm sayfalarını yavaş yavaş çevirerek yumuşacık bir sesle anlatmaya başladı. “Bak bu annen. Fatma Şahinoğlu. Ne güzel bir kadın değil mi? Keşke hayatta olsaydı, yanında olurdu şimdi. Bana yardım ederdi. Aaa! Bak; Ozan’ın doğduğu gün, hastanedeyiz henüz. Bunlar benim annemle, babam…Kuşadası’na gitmiştik ya! evlendiğimiz yaz. Bak, kaldığımız otelin önündeyiz” Yan gözle Enis’e baktı. Tepkisini görmek istiyordu. Tepki yoktu, mimik yoktu, Enis bakıyordu, yalnızca bakıyordu. Birden güldü, çocuksu, yersiz bir gülüştü bu.Bir süredir böyle anlamsız gülmeleri vardı. Enis’in o erkeksi, dolu dolu gülmelerine hiç benzemiyordu ama; Özden de güldü. “Neden gülüyorsun?” diye sordu sonra. Enis yine güldü. Özden fotoğraflardan hoşlandığı için güldüğünü düşündü. Birkaç albüm daha aldı, getirdi. “Bak, bak bu fotoğrafımı sen çekmiştin. Bak…bu da…” Enis yorulmuştu oturmaktan, oturduğu yerde kayıyor, başı sağa sola düşüyordu. Özden albümü kapadı. Birkaç dakika sessiz kaldı. Konuşmaktan bıkmıştı. Aylardır oynadığı tek kişilik bir oyundu bu. Bağlantısız, doğallıktan uzak, komik repliklerle dolu tek kişilik bir oyun. Kurgu da berbattı üstelik. Kesinlikle başarısız… Albümleri topladı, kitaplığa koydu. Enis’in koluna girip kaldırdı. Tutuk adımlarına uyum sağlamaya çalışarak tuvalete götürdü, sonra yatak odasına. Yatmasına yardım etti. Işığı söndürüp çıktı odadan. Bütün bir öğleden sonra uyumuştu ve işte şimdi yine uyumak üzereydi. “Uyusun bakalım, belki uyuya uyuya dağılır beynindeki o kara leke. Neyse o kara leke? Uçaklardaki kara kutu gibi bir şey olsa gerek. Bir açabilsek o kara kutuyu” diye söylenerek çıktı odadan. Salona geçti, ışıkları söndürdü, tül perdeyi kenara doğru çekti. Biraz önce Enis’in yattığı kanepeye uzandı. Pencereye doğru döndü yüzünü. Ay bulutların arasında bir görünüp, bir kayboluyordu. Yıldızlar ne kadar da çoklardı, her zamankinden çok, her zamankinden büyük ve parlaklardı. Giderek yeryüzüne yaklaşıyorlardı. Deniz fırtına öncesi sessizliğe bürünmüş, |
|||||
|
|
Bize
Gelenler:![]() |
Yaz 2008 çıktı...
İçindekileri
|
|||